NuRhaN's

Bu dÜnYa kEvN-Ü FeSaT AlEmIdIr..HeR ŞeY BiR TaRaFtAn oLuŞuR BiR TaRaFtAn bOzUşUr..

Televizyon, uzun süreli izlemelerde kendine güveni olmayan, bağımlı ve ilgi alanları kısıtlı, ''sanal dünyada'' yaşama eğilimli birey oluşumuna zemin hazırlıyor.

Adana Numune Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Psikiyatrist Dr. Sümer Öztanrıöver, AA muhabirine yaptığı açıklamada, uzun süre TV izleyen çocukların özendikleri karakterlerle özdeşleşmeleri sonucu ''başka dünyada yaşama'' sürecine yöneldikleri, bu durumun öz güvenleri ve hayata bakış açılarını olumsuz etkilediğini söyledi.

Televizyonun görsel ve işitsel özelliklerinin hipnoz etkisi yaratarak çocukların karşısında hareketsiz kalmasını sağlaması nedeniyle özellikle anneler için ''iyi bir bakıcı'' işlevi gördüğünü belirten Öztanrıöver, ''bu durumdaki çocukların uslu durup yaramazlık yapmamaları, ailelerin çok işine gelir. Çünkü çocuklarıyla ilgilenmeleri gerekmiyor'' dedi.

Öztanrıöver, trans haline geçerek pür dikkat kesilen çocukların, izlediği her şeyi bilinç altına yerleştirdiklerini ifade ederek, şunları söyledi:

''İzledikleri hangi tarz ve içerikte program olursa olsun istenilen veya istenilmeyen her türlü mesajı alacaklardır. Programda şiddet varsa şiddeti alıp bunu yaşamında uygulayacaktır. Reklamları izliyorsa bunların alınmasını sağlayıp tüketici pozisyonunu güçlendirecek, alınmaması durumunda da çöküntü hali yaşayarak psikolojik boyutta sorunlar oluşacaktır.''

Aşırı televizyon izlemenin ''madde bağımlılığı'' etkisi yaratacağını anlatan Öztanrıöver, şöyle devam etti:

''Televizyona baktıkları sürece kendilerini iyi hissediyor, kapatıldığı an sıkıntıya giriyorlar. Bu durum çocukların yanı sıra yetişkinler için de geçerli. Bazen yetişkinler de 'izlediğim dizi zihnimi dağıtıyor' diyorlar. Aslında dağıtmıyor, bu durum yorgunluğa ve strese yol açıyor. Madde bağımlılığı gibi etki yaptığı için yalancı mutluluk hali veriyor.

Yetişkinler bu durumları kontrol edebilir, ama çocuk ve gençler kendilerini kontrol edemezler. Özellikle küçük çocuklarda uzun süreli televizyon izlenmesi bir tür hipnoz etkisi yaratır. Bu durum, adeta trans konumuna geçirmesi dolayısıyla kendine güveni olmayan, bağımlı ve ilgi alanları kısıtlı, sanal dünyada yaşama eğilimli birey oluşumuna zemin hazırlıyor. Çünkü çocuklar, ilgileri sadece televizyona yönelik olduğu için adeta sanal bir dünyada yaşıyorlar. Çocuklar, iletişim kurma becerisinin yanı sıra gerçek hayatta öğreneceği birçok şeyi öğrenemiyor. Çocukların öz güvenleri ve hayata bakışları olumsuz etkileniyor. Sonuçta, kendine güveni olmayan, bağımlı ve ilgi alanları kısıtlı sanal çocuklar yetiştiriyoruz.''

Çocukların özellikle şiddet unsuru içeren dizi ve filmlerden uzak tutulmasını öneren Öztanrıöver, olumlu mesajlar veren yayınları izlemelerinin sağlanması ve bunun da günde 2-3 saat aralıklarla en fazla 1,5 saat olması gerektiğini vurguladı.

AA

Pedagog Adem Güneş, küçük yaştaki çocukları taciz ve tacizcilerden korumanın yolunun çocuklara bilinçsizce ve korku dolu nasihatler vermek değil, onlarda Temel Davranış Reflekslerini geliştirmek olduğunu söyledi.

Güneş, belli bir eğitim metodu izlenilerek geliştirilen bu refleks sayesinde çocuğun kendisini tacize karşı ani bir refleks davranışla kendini savunmaya çalışacağını belirtti.

Çocuklara yönelik taciz, toplumun tüm tepkisine rağmen devam etmekte. Vicdan sahibi hiçbir insanın kabul edemeyeceği bu çirkin ve iğrenç olay tüm ana babaların yüreğini ağzına getirmekte, tacize uğramış çocukların hayatlarında tamir edilemeyecek izler bırakmaktadır? Peki, çocuklar bu çirkin olaydan kendilerini nasıl koruyacaklar?
 
Sistem Yayıncılık tarafından yayımlanan ve Pedagog Adem Güneş’in kaleme aldığı “Anababaların Korkulu Rüyası, Çocuklara Yönelik Taciz” isimli kitapta çocukların korku ve endişeye düşürülmeden kendilerine yönelebilecek bir taciz konusunda nasıl eğitilmesi gerektiği ayrıntıları ile ele alıyor. Kitap aynı zamanda, bu konuda anne babanın bilmesi gerekli olan temel öğretilere de yer veriyor. Kitap özellikle aile içi iletişim ve bilgi akışının sağlıklı olmasının önemini vurgularken, ihmal edilmiş çocukların potansiyel taciz kurbanı olduklarının altını çiziyor.
 
Pedagog Adem Güneş, kitapta anne babaların çocuğun kendini koruyabilmesi için bir eğitim süreci takip etmeleri gerektiğini belirtiyor. Bu eğitim sürecinin en önemli bölümünü “Tacize karşı refleks kazanma” kısmı oluşturuyor.
Pedagog Güneş, farkında olunmasa da insan vücudunun kendisine yönelmiş birçok tehlikeyi refleksleri sayesinde bertaraf ettiğini belirterek “Küçük yaştaki çocukların tacizden korunabilmesi için refleks kazanmaya ihtiyaçları vardır. Çocuk, kendisine yönelmiş bir taciz tehlikesine farkında bile olmadan, refleks halinde karşı koymasını öğrenmelidir” diyor.

Çocuklar bu refleksi nasıl öğrenecek? Pedagog Güneş, çocuğa 4-7 yaşlarında iken bazı bilinçler kazandırılmasının çocuğun kendini tacize karşı korumada hayati öneme sahip olduğunu belirterek bu bilinçleri şöyle sıralıyor:

“Bedenim bana aittir” bilinci: Daha bebekliğinden itibaren kendisini rahatlıkla yetişkinlerin eline bırakan bebeğin ilerleyen yıllarda kendi bedeninin farkına varması ve çevresindeki yetişkinlerden ayrı bir birey olduğunu hissetmesi gerekir. Kendi bedeninin kendisine ait olduğu hissini kazanamayan ve kendi bedeni üzerinde başkalarının bir şeyler yapabileceğini düşünen çocuk rahatlıkla taciz tuzağına düşebilmektedir. Anababalar çocukları 4 yaşına gelmeye başladığı andan itibaren çocuklarına vücudunun kendisine ait olduğu bilincini vermelidir. Bu bilincin oluşturulmasında en temel faktör anababaların çocuklarının bedenleri ile yapacakları tasarruflarda çocuklarının onayını alma yönünde eğilim göstermektir. Örneğin, terlemiş bir çocuğun atleti izin alınmadan aniden çıkartılmamalı, altını ıslatmış bir çocuğun pantolonu kızgınlıkla ve öfkeyle değil çocuktan izin alınarak çıkartılmalıdır. Çocuk zamanla kendisinden izin alınmadan bedenine yapılacak müdahaleleri hisseder ve rahatsız olur.

“İzin verirsem dokunabilirsin” bilinci: Bu bilincin oluşturulması için anne baba, çocuğunun vücudunu hoyratça kullanmaktan kaçınmalıdır. Ebeveynlerin çocuklarını öperken “seni öpebilir miyim?” diye izin istemeleri bu bilincin oluşmasında etkilidir. Çocuğun güçsüz bedeninin, herkes tarafından izinsiz kullanılmasının çocukların kendi bedenlerini koruma refleksini kıracağı unutulmamalıdır.

“Dokunulması yasak olan yerlerim” refleksi: Çocuklar dört yaşından itibaren vücutlarının belli bölgelerine dokunulmasından rahatsızlık duymaya başlamalıdır.  Özellikle genital bölgelere dokunulması çocukta ani tepkiye neden olmalıdır. Bu bilincin kazandırılması için dört yaşından itibaren çocukların genital bölgelerine temas azaltılmalıdır. Eş, dost ve akrabalar tarafından çocuk, cinsel organlarına dokunularak, öperek, vurarak sevilmemelidir.

“Fiziksel baskıya direnme” refleksi: Küçük yaştaki çocuklar kendi güçsüzlüklerini ve çaresizliklerini büyüklerin gücünü keşfettikçe anlarlar. Anne babalar ve akrabalar, çocuklarına olan sevgi gösterileri sırasında çocuklara kendi güçsüzlüklerini hissettirecek kadar büyük ve orantısız güç kullanmaktan kaçınmalıdırlar. Anne babalar, çocuğuna kendisine güç uygulandığında karşılık verilmesi gerektiğini öğretmelidirler. Bunun için bazen çocuğun istemediği bazı durumlarda gösterdiği tepki, güç gösterisi ile kırılmamalı, çocuğun direncinin işe yaradığı bizzat yaşayarak gösterilmelidir.

“Vücudum görünmemeli” hissi: Çocuklar yürümeye başladığı andan itibaren, çırılçıplak olarak ortada bırakılmamalıdır. Çocuk, hatırlayabildiği en küçük yaşlardan itibaren kendisini genital bölgeleri giyinik olarak hatırlamalıdır. Özellikle dört yaşından itibaren çocuklar çırılçıplak olarak ev içinde veya ev dışında bulunmamalı, giysilerini kendisinin giyip çıkartmasına izin verilmelidir. Kendisini başkalarının yanında çıplak olarak görmeye alışkın olmayan bir çocuk, elbisesinin birileri tarafından çıkartılmasından ciddi rahatsızlık duyacaktır.

“Banyoda çıplak olunmaması” bilinci:  Çocuk, temel davranış refleksi kazanması açısından dört yaşından itibaren anne babası ile birlikte tamamen çıplak olarak banyoda bulunmamalıdır. Ayrıca çocuklar banyo yaparken üzerinde külotu da bulunmalıdır ki çocuk genital bölgelerinin görülmemesi ilkesini pratikte yaşayarak öğrenmiş olsun.

Tuvalette benden başkası olmamalı bilinci: Bazı anne babalar, çeşitli nedenlerle ya çocukları ile birlikte tuvalete girmekte veya tuvaletin kapısını aralık bırakmaktadır. Bu davranış çocuğun temel davranış refleksi kazanmasına engel olmaktadır. Her ne sebeple olursa olsun dört yaşına gelen bir çocuk, tuvaletin “özel” bir mekan olduğunu öğrenmeli, tuvalet ihtiyacını gideren birisinin başkaları tarafından görülmesinin uygun olmayacağını bilmelidir. Çocuk genital bölgelerinin görülmesinden rahatsızlık duymamaya, kendisini tuvalette iken gören birisine tepki vermemeye alışmamalıdır.

“Soyunma ve giyinmede yalnızlık” ilkesi: Çocuğun dört yaşından itibaren genital bölgelerinin başkaları tarafından görülmesinden adım adım uzaklaşması gerekir. Bu bağlamda çocukların elbiseleri herkesin içerisinde değiştirilmemelidir. Çocuklar mümkünse elbiselerini kendileri ve kimsenin görmediği bir ortamda değiştirmelidir. Eğer çocuk kendisi elbiselerini değiştiremiyorsa anne ile ayrı bir odaya gidilerek elbiseler değiştirilmelidir.

“İzin verirsem kabul edilirsin” ilkesi: Anne için çocuk ne kadar büyürse büyüsün çocuktur. O yüzden anne, çocuğunun odasına girerken izin alınması gerektiğini düşünmez. Ancak, çocuk dört yaşına girdiğinden itibaren “izin verirsem kabul edilirsin” ilkesi hayata geçirilmelidir. Anne baba, çocuğun odasına girerken izin istemeli, her şeye rağmen onun çıplak vücudu ile karşılaşıldığında özür dilenip kapı kapatılmalıdır. Bu davranış kalıbı hem çocuğun kişiliğine saygıyı, hem de çocuğun rahatsız olduğu bir durumda itiraz edebilme becerisi kazandırılması açısından önemlidir.

Çocuklarımızın eğitim ve terbiyesinde birçok yanlışı doğru gibi biliyor ve uygu-luyoruz…

Çocuğumuz var ve canımızdan daha kıymetli. Ve en büyük amacımız çocuğumuza iyi bir eğitim ve terbiye verebilmek. Çünkü o üzerine titrediğimiz, masum yüzlü, sevimli yavrularımız büyüdükçe üzüntülerimizin nedeni olabilir. Bu sebeple onların zihinsel ve karakteristik gelişimlerinin ilk dönemlerini çok iyi tahlil etmemiz ve tüm büyüme evrelerinde yerinde ve doğru müdahaleler yapmamız gerekir. Peki bu doğru müdahaleler nelerdir, ne zaman ve nasıl yapılır?
 
Son yıllarda çocuk eğitimi üzerine bir hayli kafa patlatılıyor. Konu ile ilgili yazılan makaleler ve yayınlanan kitaplar, çocuğunun eğitimi konusunda endişe ve kaygı duyan ebeveynler için adeta bir rehber niteliğinde. Ancak yayınlanan bu çoğu kaynak kitap ve makaleler maalesef kendi kültür mecramızın bir hayli dışında. Özellikle batı toplumlarının çocuk eğitimi konusundaki çalışma ve tecrübelerine dayanan bu yaklaşımlar maalesef çoğu zaman parlak ve tatmin edici sonuçlar vermiyor. Bunun yanı sıra çocuğumuza kendi kültür değerlerimiz çerçevesinde uyguladığımız eğitim ve terbiye de toplumsal gelişim ve etkileşimlerine nazaran geri ve yetersiz kalabiliyor. İşte bu iki nedenden ötürü süreç içerisinde çocuk eğitimi konusunda birçok yanlışı doğru olarak sistemleştirmiş bulunuyoruz. O zaman bu doğru bilinen yanlışları nasıl tespit edecek ve uygulama sahasından arındıracağız? İşte bu soruya Pedağog Adem Güneş yanıt bulmaya çalışmış ve “Çocuk Eğitiminde Doğru Bilinen Yanlışlar” adlı bir kitaba imza atmış.
 
Adem Güneş’in Nesil Yayınları’ndan çıkan kitabında ilginç tespitler yer alıyor. Örneğin “çocuk bağımlılığı.”  Yazara göre çoğu anne baba çocuklarına karşı besledikleri yoğun sevgi nedeni ile bağımlı hale geliyor ve bu farkında olunmayan bağımlılık çocuğun gelişim evresinde riskli bir takım kalıtsal sorunlara neden oluyor. Tabi biz bunun farkında bile olmuyoruz.
 
İşte kitaptan birkaç çarpıcı bölüm…
 
Hiçbir çocuk bir diğeri ile aynı değildir. Nasıl ki gökyüzünden dökülen milyarlarca kar tanesi birbirine benzediği halde, hiçbiri birbirinin aynı değilse her bir çocuk da bir diğe­rinden farklıdır. Hepsi ayrı karaktere sahiptir. Bu kardeş bile olsa.
Eğer çocukların bu farklılıkları göz önüne alınmadan, karakterleri tanınmadan çocuk terbiyesine soyunulur ise şahin karakterli bir çocuk, bir süre sonra korkak bir kargaya dönüşme riski taşır. Nasıl mı?
Yaralı şahin kuşu, bir yaşlı kadının bahçesine kondu. Yaşlı kadın perişan görünümlü şahine acıdı, merhamet etti ve ya­nına aldı.
Aç şahinin önüne çocukları için hazırladığı hamur bulamacını koydu. Şahinin birden önüne konan tasa gagasını daldırmasıyla başını sallayarak geri çekmesi bir oldu. Çünkü şahin et yerdi; bu yüzden de hamur bulamacını yiyemedi.
Yaşlı kadın, şahinin bu halini görünce üzüldü; “Vah!” dedi. “Gagan uzamış, kıvrım kıvrım olmuş. Yumuşacık bir ha­mur bulamacını bile yiyemez olmuşsun. Senin önceki sahibin hiç mi Allah’tan korkmazdı ki şu gaganı düzeltmemiş” dedi ve eline aldığı kör makas ile şahinin gagasını kes­me­ye çalıştı.
Şahin yaşlı kadının elinden kurtulmak için çırpınsa da nafile, kaçamadı. Sonunda yaşlı kadın şahinin gagasını kesti.
Şahin çırpınırken yaşlı kadın, şahinin kanatlarını gördü. “Vah” dedi. “Senin eski sahibin sana hiç bakmamış, şu kanat­ların ne hale gelmiş? Kimi uzun kimi kısa kalmış…”
Bu düşünceyle eline makası alarak şahinin güzelim kanatlarını düzeltmeye başladı. Şahin acı ile kıvrandı, çırpındı... Çaresizce pençelerini kadının koluna attı ve tırnaklarını kadının koluna geçirdi. Yaşlı kadın şahinin kanatlarını –güya– düzeltirken koluna batan tırnakları gördü. “Vah, vah! Önceki sahibin ne kadar merhametsizmiş. Bir kere bile tırnaklarını kesmemiş. Tırnakların ne de çirkin olmuş” dedi ve elindeki makas ile şahinin av avlamakta kullandığı pençelerini söktü attı.
Cahil, yaşlı kadının elinde rezil olan şahinin gözleri doldu.
Yaşlı kadın, şahinin bu hali görünce hiddetlendi:
“Kimseye iyilik yaramıyor ki… Ben iyilik yapıyorum, kuş ağlıyor” dedi ve elindeki kuşu “Git hadi bildiğin yere” diyerek kaldırdı, havaya attı.
Şahin çırpındı uçmak için; ama kanatları kesilmişti bir kere, uçamadı. Acı ile yere inmek istedi, tırnakları sökülmüştü ye­re de konamadı. Kendini yan üzeri bir kulübeciğin arkasına attı.
Koca koca avları, gökyüzünde süzüle süzüle avlayan cesur şahin kuşu, cahil kadının elinde korkak bir kargaya dönüş­müştü…
İşte birçok anne baba da –bu bilgisiz kadın gibi– çocukları­nı yeterince tanıyamadıkları için ellerindeki “şahin” bakışlı ço­cukları, kargaya çeviriyorlar ve bunu fark etmiyorlar. Hâl­bu­ki ço­cuk terbiyesinin birinci ve en önemli maddesi çocuğu tanı­mak­tır.
Çocuğu tanımada, “başarı” mı “başarısızlık” mı ölçü­ olma­lı?
Çocuğunun eğitimi konusunda tavsiyeler isteyen bir anne:
– Kızım Tarih ve İngilizcede çok zayıf. İstemeye istemeye özel derse gönderiyorum. Bu da onu çok yoruyor. Onu motive edebilmem için ne tavsiyelerde bulunursunuz, diye sormuştu…
Bense bu kız çocuğunun hangi derslerde iyi olduğunu merak etmiş ve sormuştum. Anne:
– Matematikte çok başarılıdır kızım, demişti.
– Peki, neden kızınızı matematikte özel derse yazdırmıyorsunuz, diye sorduğumda ise anne, omuz silkerek:
– Gerek görmüyoruz, çünkü kızım çocukluğundan beri matematik dersinden hep on üzerinde on alır, demişti…
Şaşırmıştım annenin “Gerek görmüyoruz” deyişine… Çünkü bu anne, kızının başarısız olduğu derslere verdiği önemi, başarılı olduğu derse göstermiyordu. Hâlbuki bu çocuğun kabiliyeti, matematik sahasında ayan beyan ortaya çık­mıştı. Anne kızının bu başarısını “Gerek yok” diye geçiştiriyordu…
Hem kendinize hem de etrafınızdaki ebeveynlere bakın, aynı örnekteki bu anne gibi davrandığınızı fark edersiniz. Genelde çocukların başarısız oldukları alanlarda daha fazla yardıma ihtiyaç duydukları düşünülür ve bu sahalar takviye edilir. Oysa asıl önemli olan başarılı olduğu alanlarda destek görmesidir.
Ne yazık ki günümüz eğitim sistemi, her şeyden bir şey öğretmeye yönelik olduğu için bir şeyden her şeyi bilmeye yönelik kabiliyet taşıyan çocuklar arada kaybolup gitmekteler. Hâlbuki anne babalar, çocuklarının başarısızlığına dikkat çektiği ve özen gösterdiği kadar (ve hatta daha da fazla) çocuklarının başarılı oldukları sahalara da eğilmeli, onların meyillerini takip etmeli, o konularda yollarını açmalı, destek vermeliler…
 
Çocuklara “Kendine Güvenmeyi”  Öğretmek Doğru mu?
Anne-babaların en büyük isteğidir geride kalan çocuklarının kendi ayaklarının üzerinde durabilecek kabiliyete eriş­me­si. Kimi zaman “öz güven” kimi zaman da “kendine güven” diye tarif edilen bu terbiye yöntemi ne kadar doğrudur? Birçoğu yabancı eser olan, “Kendine güvenen çocuk nasıl yetiştirilir?” konulu kitaplar, bizim terbiye metodumu­za ne kadar uygundur? Ya da soruyu farklı bir biçimde sorar­sak kendine güvenen çocuk yetiştirmek doğru mudur?
Batı kaynaklı pedagoglar, terbiye açısından sağlıklı bir çocuğu tarif ederken “kendi ayakları üzerinde durabilen ve hayatının geri kalan kısmını kimseye muhtaç olmadan yürütebilecek cesareti kendinde bulan çocuk, sağlıklı yetiştirilmiş çocuktur...” diye tarif etmektedir.
Ne yazık ki günümüzdeki çocuk terbiyesinin hedefi de bu mantık üzerine şekillenmekte!
 
Otonom çocuk yetiştirmek, bela yetiştirmektir
 
Anne babalar çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırken bir yandan onları kendi ayakları üzerinde durmaya teşvik ettikleri gibi diğer yandan da onları otonom (bağımsız) olmaya yönlendirmektedirler.
Uzun yıllar üniversitelerde ders vermiş bir psikolog, otonom çocuk yetiştirmeyi “başa bela” yetiştirmekle eş değer görüyordu. “Hayatı benmerkezci olarak algılayan çocukların ne zaman, ne yapacağı ve kimin başına hangi belayı açacağı bilinmez” diyordu.
Böylesi bir çocuk için hayatın anlamı, zevktir.
Hayatın anlamı, özgürlüktür.
Hayatın anlamı, “ben”dir.
Ona göre, “problem çözmek ve başkalarının derdi ile dertlenmek bir ahmaklıktır.”
Belki çocukluklarda, bebeklik yıllarındaki o sempatik ve sevimli hal, bu davranışın çirkinliğinin görünmesine engel olabilir. Ancak yetişkin olmaya başladıkça ve ergenliğe doğru adımlar attıkça otonom çocuklar, anne ve babaları için birer kâbus halini alabilirler. 
Örneğin trafikte arabalar her ne kadar birbirinden bağım­sız hareket ediyor olsalar da her bir trafik kuralı, her bir sürücüyü bir diğerine bağlı hale getirmektedir. Siz; trafikteki bir araba sürücüsü olarak ben bağımsızım ve kim­seye uymak zorunda değilim, diyerek dönüşlerde sinyal vermeden dö­nebilir misiniz? Kırmızı ışıklarda durmadan yolunuza de­vam edebilir misiniz? Hız sınırı konulmuş yollarda “hiç umu­rumda bile değil” diyerek sürat yapabilir misiniz? Tabii ki yapamazsınız. Yaparsanız trafik canavarı olursunuz. O hal­de nasıl ki trafikte bağımsız olunamıyorsa sosyal yaşantıda da bağımsızlık diye bir şeyden söz edilemez. Eğer bir ço­cuk bu düşünce ile yetiştirilmeye çalışılırsa tıpkı trafik canavarının trafiği kâbusa çevirdiği gibi, böylesi bir çocuk da sosyal yaşantıyı kâbus haline getirebilir. Bundan da en başta, anne ve babalar zarar görür.
O halde, anne-babalar çocuk terbiyesinde hedef olarak otonomiyi ve bağımsızlığı değil, vicdan kültürünü ve bağlılığı seçmelidirler.
Kendine güvenen çocuk yetiştirmeyin
 
Güçlünün her zaman kazanacağı düşüncesi ile hayata alıştırılan çocuklar, genellikle kendilerinden güçlü kişilerin gücü altında ezilmeye de mahkûm olmaktadırlar. Her şeyi güç ve kendi başarısı ile elde ettiğini düşünen çocuklar, bunun böyle olmadığını ve olamayacağını anladıkları an, büyük bir ruhî çöküntü ile karşılaşmaktadırlar.
Hayat zordur. İnsan ise zayıf. Bu zayıf insanın ihtiyacı sınırsızdır. Sınırsız ihtiyaç sahibi insanın imkânları ise sınırlıdır.
Tüm bu zafiyet içindeki insanın kendi sınırlı güç ve kuvvetine güvenerek değil, Allah’a güvenerek yaşaması onu ruhen daha da mutlu edecektir.
O halde, anne ve babalar, kendine güvenen değil, Allah’a güvenen çocuklar yetiştirmelidirler. Tüm prensip ve terbiye yöntemlerini bu doğrultuda kullanmalıdırlar.
 
Çocuk üzerine daha birçok farklı görüş, değerlendirme ve öneriyi kitapta bulacaksınız…
(Haber 7)

İngiltere’de yapılan bir araştırmada, erkek çocuk yetiştirmenin ailelere daha pahalıya mal olduğu ortaya çıktı.

Daily Mail’in haberine göre, bir erkek çocuğu büyütmek bir kız çocuğu yetiştir-mekten 7 bin sterlin daha fazlaya mal oluyor.

GE Money şirketi tarafından 2 bin ailenin harcamaları üzerinde yapılan araştırmaya göre, aileler bir erkeğin yetiştirilmesi döneminde 32 bin sterlin kadar harcıyorlar. Aynı dönemde bir kıza ise bu paranın yüzde 23’ü oranında daha az harcama yapılıyor.

Başbakanlığın yaptığı araştırma, 'uyumlu evliliğin' sırlarını ortaya koydu. Buna göre kadınlar 20, erkekler de 30 yaşından önce evleniyorsa diğerlerine göre daha mutsuz oluyor.

Evlilikte en uyumlu dönem ilk 5 yıl. Beşinci yıldan sonra ise uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Kişilikler oturduğu içinse 35 yaşından sonra yapılan evlilikler uyumsuz oluyor...

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu'nun Hacettepe Üniversitesi'nde görevli 413 evli personel ve eşleri üzerinde yaptırdığı, "Evlilikte Eşler Arasındaki Uyum" araştırmasından çarpıcı sonuçlar çıktı. Doç. Dr. Arzu Şener ve Prof. Dr. Günsel Terzioğlu tarafından yapılan araştırmanın sonuçları şöyle:

Evliliğin ilk 5 yılında uyum en üst safhada. Daha sonra azalmaya başlıyor. 20'nci yıla girene kadar çiftler arasındaki uyum azalıyor, ancak 21 yıldan sonra uyum tekrar artıyor. Uyumun 6-10 yıllık evli olan gruptan itibaren azalmaya başlaması; ailelerin genişleme dönemine girmesiyle ekonomik ve psiko-sosyal sorumlulukların artması veya evliliğin monotonlaşması gibi nedenlerden kaynaklanıyor.

Erken evlilikler henüz kişilerin zevkleri, idealleri, standart ve amaçları şekil almadan, hayat felsefeleri, değerleri kararlılık kazanmadan kurulduğundan bu evlilikler sağlıklı olmuyor, eşlerin kaliteli ilişki ve iletişim kuramayacakları ihtimali ortaya çıkıyor. Evlilikte uyumun en düşük olduğu grup evlilik yaşı 15-19 olanlar. Kadınlar arasında evliliğini 20 ve üzeri yaşlarda gerçekleştirenler, erkeklerde 30-34 yaş grubunda yapanlar diğerlerine göre daha uyumlu çift oluyorlar.

Erkekler kadınlara göre, 'daha uyumlu ilişki yaşıyorum' diyor ve ilişki kalitesini daha iyi bulduğunu belirtiyor. Bu durum, aile içi ilişkilerin yapısından, kadınların aile içindeki statüsünden, evlilikteki beklentilerinin erkeklerden farklı olmasından, ayrıca kadınların evlilikteki sorunları erkeklere göre daha fazla önemsemelerinden kaynaklanıyor.

Gerek kadın, gerekse erkekler arasında ailenin toplam aylık geliri arttıkça evlilik uyumu da artıyor.

21 yıl ve daha uzun süredir evli olanlarda uyumun artması ise çocuklara ilişkin sorumlulukların azalması, düzenli ve oturmuş bir aileye kavuşmuş olma, iletişim ve paylaşım deneyimleri ile hatalara olan hoşgörülerin artması, hedef ve tutumların zamanla birbirine yaklaşmasından kaynaklanıyor. 35'ten sonra kişilikler şekillendiği için ortak bir hayat felsefesi geliştirmek zor görünüyor.

(aa)

Ünlü yazar Yavuz Bahadıroğlu, bugün kadınlara yönelik bir yazı kaleme aldı ve onlara alışılmış tavsiyelerin dışında ilginç öğütlerde bulundu.

Yavuz Bahadıroğlu'nun köşe yazısı

Bir: Ey yurdum kadınları! Bilin ki, hiçbir kadın kendini erkeklere “beğendirmek” zorunda değildir!..
Kadın olsun erkek olsun, bütün yaratılmışlar kendilerini Allah’a beğendirmek zorundadırlar. Ve Allah kadının makyajına, elbisesine, yüksek topuğuna, çantasının markasına bakmaz; sadece yüreğine, yüreğinde imanına bakar.

Öyleyse kendinizi erkeklere “beğendirme” saplantısından hemen kurtulun. Kul kula endekslenemez. Kul Allah’a endekslidir. Unutmayın: Kendinizi erkeklere endekslemediğiniz ölçüde özgürleşeceksiniz… Ve ancak özgürleştiğiniz ölçüde benliğinizi bulacaksınız.

İki: Ey yurdum kadınları! Hareketlerinizi kısıtlayan yüksek topuklu ayakkabılarınızı atarak özgürleşmeye başlayın!
Sorun kendinize: Giydiğiniz yüksek topuklu ayakkabılar huzurunuz, rahatınız için gerçekten gerekli midir? Görmüyor musunuz, sırf yüksek topuk sevdası yüzünden genç yaşta ayak-bacak ağrıları çekiyorsunuz. Dahası, ayaklarınızın şekli bozuluyor, eciş-bücüş hale geliyor..

On, onbeş santimetre yükseklikte incecik topuklar üstünde dengeniz bozulmadan yürüyebilmek için, öyle büyük bir çaba harcıyorsunuz ki, birkaç adımda yoruluveriyorsunuz. O ayakkabılar yüzünden yalnızca enerjiniz tükenmiyor, zamanla vücudunuzun da şekli bozuluyor. Yüksek topukların üstünde dik yürüme çabanız, yıllar sonra tuhaf bir yürüyüş stiline dönüşüyor: Kazık yutmuşa dönüyorsunuz!

Sanırım sol şeritte düşük hızla otomobil sürüp erkeklerin hışmını çekmeniz de hep şu yüksek topuklu ayakkabı merakınız yüzündendir! Tam freni pompalarken topuk takılıyor, vites değiştirme niyetiyle basmaya çalıştığınız debriyaj sanki ayaklarınızın altından kayıyor. Bu durumda ya arabayı geri kaçırıyorsunuz, ya da vitesi gacırt-gucurt sesler eşliğinde değiştiriyorsunuz.

Bu da erkekleri çıldırtıyor, sırf bu yüzden eşiniz size otomobil almıyor!

Gerçekten de yüksek topuklu ayakkabılarla otoyolda otomobil kullanmaya kalkışmanız, “taammüden cinayet” sayılabilecek seviyede bir tehdit oluşturabilir. Aman dikkatli olun!

Üç: Size tarih boyunca “İstenmeyen tüyler” olarak lânse edilen tüylere bütünüyle boş verin!

Roma despotlarına diz çöktüren Cleopatra ile Kanuni’yi kendine sırılsıklam âşık eden Hürrem Sultan’ın “lazer epilasyon” yaptırdığını mı sanıyorsunuz?

Envai çeşit sakal ve bıyıklarından asla taviz vermeyen, hatta santimetrekareye düşen kıl sayısıyla övünen erkeklerin dünyasında, kadınların kendilerini “epilasyon” denen Çin işkencesine teslim etmelerini, bu acının üstüne bir de zaman ve para harcamalarını anlayamıyorum.

Böyle bir şey “iyi” ve “güzel” ise, erkekler de aynı kurallara tabi olmalı, aynı acılara katlanmalıdırlar!
Erkeklerin “kıllı”, kadınların ise “epilasyonlu” olacakları yolunda İlahi bir hüküm bulunmadığına göre, durum salt alışkanlıklarımızla ilgilidir. Alışkanlıklar değişebilir. Hem insan bedenen güzelleşmeye değil, ruhen özgürleşmeye ve olgunlaşmaya önem vermelidir.

Dört: Ey yurdum kadınları! Makyaja boykot ilan edin! Hem “Her kadın güzeldir” diyorsunuz, hem de güzelleşmek için suratınıza sürmediğiniz nevale bırakmıyorsunuz.

Amaç yine beğenilmek… Bu “beğenilme” arzusu sizde bir çeşit saplantı mı? Erkekler de tam bu zayıf noktanızdan sizi yakalayıp kullanıyorlar işte! Siz hiçbir sağlıklı erkekte böyle bir kaygı gözlemlediniz mi? Yoktur. Hiçbir sağlıklı erkek makyaj yapmaz. Makyaj yapmadığı için de, makyaj malzemesiyle dolu el çantaları taşımak zorunda kalmaz. Bu anlamda kadından çok daha özgürdür.

Ayrıca sırf makyajınızı kıyafetinize uydurmak için eşinizi saatlerce kapı önünde bekletip sinir etmenin anlamı var mı?.
Hiçbir kadın makyaj yapmazsa erkekler de makyajsız kadın görmeye alışacaklar ve sorun etmeyeceklerdir. Zaten makyaj, kocaya güzel görünmek için değil, (çünkü kocalar kadınlarının her hallerini görmektedirler) başkalarına güzel görünmek içindir. Başkaları bunca emeğe değer mi?

Makyaj tazeleme zorunluluğu da büyük bir derttir! Bu yüzden ikide bir lavaboya taşınmak mecburiyetinde kalıyor, sohbeti kaçırıyorsunuz. Yine bu yüzden çantanızda bir sürü ıvır zıvır taşıyorsunuz. En iyisi makyajdan vazgeçin, doğallaşın, rahatlayın!

Beş: Göbeğini kaşıyıp yürüyen erkeklerin çoğunluğu teşkil ettiği Türkiye’de kafanızı kilolarınıza takmayın, her önünüze gelene de “mucize diyet listesi” sormayın. İnanın böyle bir diyet listesi yoktur. Hiç kimse yiyerek zayıflayamaz. Zayıflamak için hayatı kendinize zindan etmeye de değmez! Kilolarınıza boşverin. Nasılsanız öyle kalın. Eskiden ne güzeldi: “Bir gram et bin eksiği kapatır” derlerdi.

Artık anlayın ki, zayıflayıp incelme, “sıfır beden” olma uğruna sağlığınızı kaybediyorsunuz. Dünya fani: Kilolu ölü ile zayıf ölü arasında, yalnızca tabutu taşıyanlar açısından bir “ağırlık” farkı olsa da, Allah nezdinde hiçbir fark yoktur.
Farkında değilsiniz belki, ama yüksek topuklu ayakkabı giymeden de kadın “güzel”, “özel” ve “alımlı” olabilir. Zaten kadının “alımlı” olma dışında da yaşama gerekçeleri olmalıdır. Kadın, önce insan olarak dilediği şekilde var olma hakkına sahiptir.

ybahadiroğlu@vakit.com.tr

(Vakit)

Sıkı Göğüsler

28/7/2008

Doğanın size bahşettiğini güzelleştirin. Daha seksi bir görünüş için göğüslerinizi sıkılaştırın.

Seksi bir üst ve göğüs için:
Catherine Censor’dan 3 egzersizle evden ayrılmadan seksi bir üst sırta ve göğüslere sahip olabilirsiniz.

Seksi bir üst sırta ve biçimli göğüslere sahip olmak için onat yüklü makinelere ( jimnastik solanlarında olanlar gibi) ihtiyacınız var mı, bir düşünün bakalım? Bir daha düşünün. Her iki bölge de, vücudunuzdaki en büyük ve en güçlü kaslardan oluşmasına rağmen, evde serbest ağırlıklar, direnç bantları kullanarak ve kendi vücut ağırlığınızla sonuçlara ulaşabilirsiniz. Bu direnç formları, Onat yüklü makinelerden daha iyi veya daha kötü değildir, sadece daha farklı ve daha ucuzdur.

Örneğin, göğüslerinizi çalıştırmak serbest ağırlıklar kullandığınız zaman, ağırlık hareketlerini dengelemek ve yol göstermek için diğer kasları da düzeltmelisiniz. Göğüs çalıştırma makinesindeki ağırlık sizin için dengelenmiştir. Fakat, bir makinede serbest ağırlıkla bastırabildiğinizden daha fazla ağırlıkla hareket ettirebilmenize rağmen, serbest ağırlıkla çalıştığınızdan, makineden daha iyi göğüs idman performansı alamazsınız.

Vücudunuzu şekillendirme vakit geldiğinde, egzersiz çeşitleri anahtardır. Direncin farklı formlarını kullanarak, kaslarınızı güçlendireceksiniz ve harika sonuçlara ulaşacaksınız. Aynı zamanda, sıkıntılarınızı bir kenara atacaksınız.

Başlamanız için 3 egzersiz bulduk. Her egzersiz için, 1’den (acemi iseniz), 3 sete kadar (eğer tecrübeli iseniz) 8 veya 15 kere tekrarlayarak yapın.
<_script /><_script />

Biz kadınlar tabiiki güzel, diri gözüken göğüslere sagip olmak isteriz. Sanıldığının aksine diri göğüslere sahip olmak için küçük bir servet harcamamiza gerek yok, işte size birkaç basit öneri...

Peelingle cildinizi pürüzsüzleştirin
Yumuşak etkili bir vücut peelingi cildi pürüzsüzleştiriyor. Peelingin ardından göğüs dekolteniz pembe ve canlı bir görünüme kavuşuyor. Peeling kremini göğüs dekoltenize yayın ve yumuşak bir yüz fırçasıyla hafif masaj yaparak yedirin. Böylece yumuşak bir dokusu olan bu bölgenen yıpranmasını önlersiniz. Ardından ıslak ve yumuşak bir bezle peeling kalıntılarını temizleyin.

Soğuk duş ile kan dolaşımınızı hızlandırın
Göğüsleriniz ister küçük, isterse büyük olsun, önemli olan canlı görünmeleri. Diri göğüslere sahip olabilmek için, düzenli olarak soğuk su ile basınçlı duş yapın. Soğuk su ile yapılan masaj, dokuları sıkılaştırmaya, üst derinin elastikiyetini artırmaya ve zamansız gevşemesini önlemeye yardımcı oluyor. Sabahları duş telefonunun yardımıyla iki üç kez dairesel hareketler yaparak soğuk suyu göğüslerinizin üzerinde gezdirin. Ardından da güzelce kremleyin. Bu kremlerin içeriğindeki maddeler, bağ dokusunun sıkılaşmasını ve elastikiyetini güçlendiriyor.

Ampuller bağ dokusunu sıkılaştırıyor
Ampuller, özellikle stres, hamilelik, solaryum gibi nedenlerden dolayı yıpranan göğüslerde etkili oluyor. Bu ürünler, içindeki konsantre maddeleri ile göğsün bağ dokusunu sıkılaştırıyor.
Göğüs jimnastiği şart
Aslında göğüslerde hiç kas bulunmuyor. Göğüs, merkezde hacim veren yağ dokusu içine gömülmüş meme bezi ve biçimini veren deri örtüsünden oluşuyor. Tabii ki, jimnastikten beklediğimiz, büyüklüğünü değiştirmesi değil. Ancak fiziksel aktivite, göğüs bölgesinde, memenin arka kısmında kalan ve ona destek olan kasları kuvvetlendiriyor. Bu yüzden diri göğüsler istiyorsanız, düzenli olarak egzersiz yapmayı ihmal etmeyin. Göğüs jimnastiği yaparken ellerinize birer ağırlık alın, dik durun ve kollarınızın üst kısmını vücudunuza iyice yapıştırın. Önce bir kolunuzu, sonra diğerini olmak üzere, elinizde bulunan ağırlıkla birlikte kollarınızı dirsekten kırarak yukarı kaldırın. Bu hareketleri, iki kolla da 20'şer defa olmak üzere her gün düzenli olarak yapın.

İkinci harekette tek ağırlık kullanın. İki elinizi birleştirerek kollarınızı başınızın üzerine doğru kaldırın. Ardından iki kolunuzu da dirseklerden kırarak, ensenize doğru uzatın.

Maske

Göğüslerinizdeki kırışıklıkları farkettiğinizde paniğe kapılmayın. Göğüslerinizle boynunuzun arasına her gün düzenli olarak uygulayacağınız göğüs maskeleri, bu kırışıklıkları giderecektir. Maskenin ardından göğüs bölgenizi nemli bir bezle örtmek maskenin içindeki maddelerin vücut tarafından emilmesini kolaylaştırır.

Masaj
Pürüzlü cilt, askılı bluzlarda kötü bir görünüm sergiler. Her gün fırçayla yapacağınız masajlar, cildinizin canlı ve pürüzsüz görünmesini sağlar. Bu uygulamadan sonra mutlaka vücut yağı ya da vücut kremi sürmeyin ihmal etmeyin.

Diri göğüsler için bakım şart
Göğüs yapısında kas bulunmuyor ve bu yüzden son derece nazik organlar. Destek olarak, göğsü çevreleyen derinin elastikiyetinden yararlanılıyor. Ancak göğüsler her an yerçekimine maruz kaldığından, zamanla sarkma riskiyle karşı karşıya kalmaları kaçınılmaz. Gebelik, vücut ağırlığındaki ani değişiklikler ve arka kasların zayıflaması da bu riski artırıyor. İşte, bu olumsuz etkilerden dolayı göğüslerinizin sarkmasını ve göğüs derinizin deforme olmasını istemiyorsanız, bu bölge için özel olarak hazırlanmış bazı kozmetik ürünlerini düzenli olarak uygulamanız son derece önem taşıyor.

Anne ve kız neden düşman olurlar?


Bir anne kızından ya da kız annesinden niçin nefret eder? Nefret nasıl olur da onu öldürmeye kadar gider? Psikolog Sinem Demir’e göre rekabetin kökeninde bakın ne var.

 

Medical Park Fatih Hastanesi’nden Klinik Psikolog Sinem Demir’e göre; anne-kız arasındaki tehlikeli rekabetin ve düşmanlığın altında sevgisizlik, bastırılmış duygular ve toplumsal baskı gibi birçok neden yatıyor…

 

Hayatta bir çocuk için annesinden daha değerli bir varlık olabilir mi? Peki bir anne için çocuğundan daha önemlisi? Normal şartlarda bu sorunun yanıtı ‘hayır’dır! Hele de anne ve kız söz konusu ise gözümüzün önüne çok daha güçlü bir sevgi bağı gelir. Ama özellikle son zamanlarda tanık olduğumuz anne-kız cinayetleri, anne-kız ilişkisinin aslında her zaman o kadar da toz pembe olmayabileceğini gözler önüne serdi. Peki bir anne kızından ya da bir kız annesinden neden nefret eder? Hatta bu nefret nasıl olur da onu hunharca öldürmeye kadar gider? Medical Park Fatih Hastanesi’nden Klinik Psikolog Sinem Demir; anne-kız ilişkilerine mercek tuttu:

 

BABA MAZLUM ANNE SUÇLU!

 

Son dönemlerde ‘annesini öldüren kız’ trajedisini konu alan haberlere bakıldığında benzerlikler dikkat çekiyor. Sadece cinayetle sonuçlanan değil, annenin kızını şiddetli bir şekilde suçladığı durumları konu alan haberlerde de ortak noktalar gözleniyor. Bu kızlardaki en benzer nokta, anneleriyle ilişkilerinin ‘sürekli’ ve ‘şiddetli’ bir çatışma halinde olması. Annelerinin kendilerini sürekli aşağıladıklarını, özellikle cinsel-ahlaki yönden suçladıklarını söylüyorlar. Babalar; ya çocukluk döneminden itibaren ortadan kaybolmuşlar veya daha sonra ayrılık yaşanmış ve başka bir evde yaşamaya başlamışlar. Babalarını hiç görmemiş olanlar, bunun annelerinin engelleriyle olduğunu ve babalarıyla ilişki kurma ihtiyaçlarının haksız bir şekilde engellendiğini düşünüyorlar. Baba (bazen yıllar sonra), ‘bir şekilde’ durumunu anlatmış ve kızlar ona ‘bir şekilde’ hak vermişler. Buna rağmen hiçbiri tamamen babasıyla yaşamayı seçmemiş veya babaları onları çağırmamış. Kızların hepsi, anneleriyle yaşadıkları evin dışında dayanak noktaları oluşturmuşlar, bir nevi ‘yeni evler’ yaratmaya çalışmışlar. Arkadaşları, arkadaşlarının aileleri vs…

 

DUYGUSAL YOKSUNLUK KATILAŞTIRIR

 

Öncelikle babanın olmadığı durumlarda anne-kız ilişkilerine göz attığımızda; özellikle geleneksel toplumlarda, bir ayrılık durumunda yalnız kalan kadının adeta takibe alındığına tanık oluruz. Hele kadının kız çocuğu varsa, ‘senin bir kız çocuğun var, daha dikkatli olmalısın, hata yapmamalısın’ klasik bir önermedir. Bu hata, çoğunlukla karşı cinsle ilişkisinin olup olmamasıyla ilgilidir. Karşı cinsten uzak durmaya çalışan ve bir yandan evin sorumluluğunu tek başına üstlenen kadının ruhsal yapısı, gittikçe ‘katılaşmaya’ başlayabilir. Uzun süre duygusal (sevilme-sevme-cinsellik-sosyalleşme açısından) yoksunluk yaşamak, ‘aşırı sinirliliğe’ dönüşebilir. Dış dünyayı ise ‘kendisi ve kızı için tehdit edici’ bir yer olarak değerlendirebilir. Eğer kişide psikiyatrik bir yatkınlık da varsa; bu katılık, şiddet içeren öfke patlamaları ve düşmanlık hissine varabilir, hatta tamamen ‘paranoid’ bir hale gelebilir.

 

KIZIM OLDU HAYATIM BİTTİ!

 

Diğer taraftan, kızı ergenlik çağına geliyordur ve karşı cinse yönelecektir. Anne katılaşmışsa, bastırdığı ‘kadınsı duygu ve dürtüleri’ kızının yaşama olasılığına da öfke duyabilir. Kendisi hayata kapanmışken, kızının hayata karışma isteğine öfke duyar. Kendisini dış dünyaya kapatmasının sorumlusu olarak görebileceği kızına ve ‘yaşam’ı hatırlatan olan her şeye düşmanlaşabilir.

 

Ruhsal yapısı esnek olan ‘yalnız kadın’ ise yıllar içinde ‘kendini koruma ve sosyalleşme’ arasındaki dengeyi kurabilir. Dış dünyayı ‘tamamen ve sadece’ tehdit edici bir yer olarak değerlendirmez; kendini koruma yollarını geliştirirken, bir yandan da güvendiği ve destek alacağı sosyal dayanak noktaları oluşturur. Duygusal olarak deşarj olmak için uygun yollar geliştirmeyi öğrenir. Bu şekilde, içindeki dürtüler sadece öfkeye dönüşmez; dünyayı algısı da sadece ‘düşmanlık ve tehdit beklentisi’ etrafında şekillenmez.

 

KIZINI RAKİP GÖREN ANNELER

 

Baba faktöründen bağımsız olarak anne-kız çatışmasının ileri derecede olduğu bazı durumlarda ise; anne özellikle kızlarını kendisine rakip olarak görür. Kızlarıyla derinden ve samimi bir şekilde ilgilenemez. Kendi ihtiyaçları ön plandadır. Oğulları ve eşiyle (yani erkeklerle) bir sorunu yoktur. Bu tür durumlarda baba, dışlanan kız çocuklarına aşırı duyarlı bir hale gelip bu açığı kapatmaya çalışabiliyor. Kimi durumlarda ise, baba da annedeki ‘benmerkezciliğe’ kapılabilir. Annenin kızına karşı ‘sevgi-nefret’ karışımı hisler beslemesinin alt yapısında pek çok psikolojik sebep olabilir; kendi doğduğu ailede kız çocuklarının değersiz olması, kendi annesiyle sorunlu ilişki yaşamış olması... Ortak nokta ise; anneden gelen sıcaklık hissinde eksiklik, bir erk (eş, baba, erkek çocuk) tarafından desteklenmeyince kendi varlığını hissedememe.  

 

SEVGİ BAĞI SAĞLAMSA SORUNLAR AŞILABİLİR

 

Normal durumlardaki anne-kız ilişkilerinde ise; hamilelikten itibaren gelişi mutlulukla karşılan kız bebek ve annesi arasında, koşulsuz sevgi, temel ihtiyaçlarının tutarlı bir şekilde karşılanması ve samimi bir sıcaklık vardır. 4 yaşlarından itibaren kız bir yandan anne gibi olmak ister ve kız olmaya dair duyguları depreşir; bir yandan da babaya yakın olmak ister ve annesiyle çatışması, rekabeti artar. Anne, bir süre önce sevgili bebeği olan bu kız çocuğunun rekabet hissi karşısında şaşırabilir, karşısındaki bir yetişkinmiş gibi alınganlık ve üzüntü yaşayabilir.

 

Kızın geri adım atarak annesiyle antlaşma imzalamasını ve babasıyla uygun mesafeye geçmesini üç etken belirler:

 

1. Çocuk, çatışma yaşasa da annesini seviyordur; ilk yıllarından itibaren annesinin sevgi hissinden emin olmuştur ve bu sevgiye ihtiyacı olduğunun farkındadır,

 

2. Anne, kızıyla eşi arasına mesafe koymaya devam etse de, çatışmayı ‘anne’ ve ‘yetişkin’ olarak yürütebilir,  kızına sıcaklık hissi kaybolmaz

 

3. Baba; anne ve kızın arasındaki çatışmada hem kızını tamamen görmezden gelmez, hem de çocuğun annesini değersizleştirmesini desteklemez (veya annenin değersizleştirilmesinde rol alan diğer yakın akrabaları engeller).

Boşanma kadınlardan çok erkeklerin hayatını etkiliyor. Boşanma sonrası deprasyona girerek bağışıklık sistemi çöken erkeklerin ölüm riski kadınlara göre 6 kat fazla oluyor.

 

İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre, eşinden ayrılan erkeklerin üzüntü ve strese bağlı depresyondan ölme riskleri kadınların ölme risklerinden tam 6 kat daha fazla.

Cass Business School'dan Jaap Spreeuw'un yürüttüğü araştırmaya göre, hayatındaki değerli bir varlığı kaybetmeyle ortaya çıkan depresyon bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden oluyor. Uzmanlar bu zayıflığın özellikle ayrılığın ilk yılında en üst seviyeye çıktığını belirtiyor.